Obezite yani şişmanlık sadece oburluktan ya da irade eksikliğiyle açıklanamayacak, çevre koşullarına ve genetik nedenlere de bağlı olan kronik bir hastalık.
10. Uluslararası Obezite Konferansına katılan bilimadamları dünyadaki obezite hastalarının sayısının dramatik bir artışla 1,5 milyara ulaştığına ve özellikle çocuklarda obezite riskinin her geçen gün arttığına dikkat çekiyor. Öyle ki, tarihte ilk kez genç bir neslin obezite yüzünden anne babalarından önce ölme ihtimali bulunuyor.
Üstelik kalp ve şeker hastalığı gibi ölümcül ama önlenebilir pek çok hastalığın kaynağı da şişmanlık.
Dünyada halen yeterli beslenemeyen insanlardan çok obez insanların bulunduğuna dikkat çeken uzmanlar, bu duruma küresel tarım politikalarının yol açtığını söylüyor.
Küresel tarım politikaları obeziteyi körüklüyor
Zira izlenen küresel politikalarla, yağ ve şeker fiyatları ucuzlarken, meyve ve sebze fiyatları tırmanıyor. Bu da özellikle gelişmekte olan ülkelerde yoksulların giderek daha sağlıklıksız beslenmesine ve şişmanlamasına yol açıyor.
Obezite gelişmiş ülke hastalığı olmaktan çıkıyor
Bu nedenle şimdiye dek gelişmiş ülke hastalığı olarak bilinen obezitenin gelecekte asıl azgelişmiş ülkelerin sorunu haline geleceğine dair kanı güçleniyor.
Erkek çocuklarda yüzde 4, kız çocuklarda ise yüzde 5 civarında hipertansiyon görülüyor.
Çocuklarda obezite tansiyon nedeni
Prof. Dr. Enver Hasanoğlu, çocuklarda hipertansiyonun şişmanlıkla yakın ilgisi bulunduğuna işaret ederek, Türkiye’de son yıllarda beslenme bozukluklarına bağlı olarak çocuklarda hipertansiyon vakalarında artış yaşandığını söyledi.
Gazi Üniversitesi (G.Ü) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Enver Hasanoğlu, son yıllara kadar çocuklarda hipertansiyon kavramının bilinmediğini, “Çocuklarda hipertansiyon olmaz” diye bir kanı bulunduğunu ifade etti.
Türk Hipertansiyon Derneği Yönetim Kurulu Üyesi de olan Prof. Dr. Hasanoğlu, Türkiye’de yapılan bir çalışmaya göre, erkek çocuklarda yüzde 4, kız çocuklarda ise yüzde 5 civarında hipertansiyon olduğunu anlattı. Çocuklarda kan basıncı değerlerinin yaşa ve boya göre değiştiğini belirten Hasanoğlu, bu yaş grubundakilerde hipertansiyonun ise belirli bir cetvele göre belirlendiğini söyledi. Hasanoğlu, “Çocuklarda hipertansiyon farklı özellikler taşımaktadır” dedi.
Böbrek damarlarının darlığı, kalp damarlarında ve akciğere kan götüren damarlarda bozukluğun bebeklerde yüksek tansiyona neden olabildiğini bildiren Hasanoğlu, bu çağlarda aynı zamanda hormonal nedenlerin de akla geldiğini söyledi.
6-7 yaşındaki çocuklarda böbrek hastalıklarına bağlı hipertansiyon gelişebildiğini belirten Hasanoğlu, 16 yaş üstündekilerde ise “primerhipertansiyon” (nedeni belli olmayan) ortaya çıkabileceğini söyledi. Primer hipertansiyonun başlıca nedenlerinden birinin stres olduğuna dikkati çeken Hasanoğlu, “16 yaşın üstündeki çocukların kan basınçları ölçülse büyük bölümünde hipertansiyon tespit edileceğini düşünüyorum. Primer hipertansiyonun başlıca nedenlerinden biri stres olduğu için yaklaşan sınavlara bağlı olarak bu durum ortaya çıkabilir” diye konuştu.
OBEZİTEYE DİKKAT
Hasanoğlu, çocuklarda hipertansiyonun şişmanlıkla da yakın ilgisi bulunduğuna işaret etti. Türkiye’de son yıllarda beslenme bozukluklarına bağlı olarak çocuklarda hipertansiyon vakalarında büyük artış yaşandığına dikkati çeken Hasanoğlu, “Maalesef son senelerde özellikle büyük şehirlerde fast-food kültürü geldikten sonra çocuk bilgisayarın başına oturuyor, ne hareket ediyor ne koşuyor ne de oyun oynuyor. Onun için obez oluyorve buna bağlı hipertansiyon gelişiyor” dedi.
Obezitenin diyabete, diyabetin de hipertansiyona yol açabileceği uyarısını yapan Hasanoğlu, bütün bu unsurların bir araya gelmesi halinde “metabolik sendrom” adı verilen durumun ortaya çıkabileceğini, bunun zamanında kontrol edilememesi halinde ise son zamanlarda gençlerde sık görülen ani ölümlerin görülebileceğini söyledi.
Çocuklarda hipertansiyonun nasıl anlaşılabileceği sorusu üzerine Hasanoğlu, büyüklerdeki baş ve ense ağrısı gibi belirtilerin çocuklarda da görülebileceğini söyledi. Böbrek hastalıklarına bağlı hipertansiyonda ise idrar renginde kırmızılık, ayak ve gözlerde şişlik gibi belirtiler olabileceğini ifade eden Hasanoğlu, ileriki çocukluk döneminde görülen lupus hastalığında ise dizde şişme, yüzde döküntü, baş ağrısı ve ateş görülebileceğini anlattı. Hasanoğlu, “Ön belirtiler görüldüğü takdirde hipertansiyon bulunup bulunmadığının tespiti için çocuğu 24 saat monitöre etmek lazım. Bu süre içinde tansiyonun ne kadar olduğu ve ne zaman yükseldiği tespit edilir” dedi.
Yüksek tansiyonun zamanında tespit edilmemesi halinde beyinde ödemoluşması sonucu çocuğun havale geçirebileceğini, görme ve konuşma duyularını kaybedebileceğini belirten Hasanoğlu, “Ayrıca beyin kanaması geçirebilir, müzmin hipertansiyon olursa kalbe vurur kalp yetmezliği, böbreklere vurursa böbrek yetmezliği gelişir” diye konuştu.
Hasanoğlu, çocuklarda hipertansiyonun tedavisi için hekim kontrolünün şart olduğuna işaret ederek, kan basıncının çok yüksek tespit edildiği durumlarda acil olarak damar içinden ilaçlar verildiğini, bunun kontrol altına alınmasının ardından ilaç tedavisinebaşlandığını bildirdi.
Kalp, damar ya da böbrek hastalıklarına bağlı yüksek tansiyonun buhastalıkların tedavisinin ardından ortadan kalktığını belirten Hasanoğlu, “Ama sebepsiz hipertansiyonların ömür boyu tedavisi gerekebilir” diye konuştu.
“KORUYUCU ÖNLEMLER ERKEN YAŞLARDA ALINMALI”
Yetişkinlerde tanımlanan primer hipertansiyonun çocuklukta başladığına işaret eden Hasanoğlu, şunları dikkati çekti:
“Çocuk ve ergenlerde hipertansiyonun ilerleyişinin takip edilmesi önemlidir. Çocuk hekimleri yetişkinliklerinde hipertansiyon riski taşıyan çocukları belirleyebilir ve erken yaşlarda koruyucu önlemleri başlatabilirler. Bu nedenle, hipertansiyon ve diğer kardiyovasküler risk faktörlerinin tanı ve tedavilerine erken çocuklukta başlanması önemlidir.”
ADANA (İHA) – Beyin-Sinir-Omurilik Cerrahisi Uzmanı Opr. Dr. Ali İhsan Ökten, kötü duruş, egzersiz eksikliği ve aşırı yemek yemenin belin en büyük düşmanı olduğunu ifade ederek, “Her bel ağrısı bel fıtığı değildir” dedi.
Ökten, genellikle bel kaslarının veya omurgadaki bağların zorlanmasından oluşan kas iskelet sistemine bağlı veya omurilikten çıkan sinir köklerinin sıkışmasına bağlı oluşan ağrıların bel ağrısı olduğunu, çok nadir olarak abse, enfeksiyon, artrit, primer veya metastatik tümörler gibi ciddi nedenlerle de bel ağrısının oluşabileceğini ifade etti. Ökten, bel ağrılarının en sık olarak kas ve bağların tutulumuna bağlı oluşan “mekanik bel ağrısı” denilen ağrılardan oluştuğunu belirterek, “Hastaların sadece yüzde 1′inde sinir kökü tutulumuna bağlı olan bel ağrıları (bel fıtığı) görülmektedir.
Bel ağrısı pek çok ülkede iş günü kaybında ikinci sırayı almakta ve üretim azalmasını etkileyen en önemli faktör olarak kabul edilmektedir. Tüm dünya nüfusunun yüzde 80′inde hayatın herhangi bir döneminde ortaya çıkabilir. Ağrı, yetişkinlerin yüzde 55-90′ında görülebilmekte ve akut ağrı atağı 6 haftada tedaviden bağımsız düzelebilmektedir. Buna rağmen bel ağrısı tekrarlayan, artma ve azalmalar gösteren bir problemdir. Kronik bel ağrısı tüm vakaların yüzde 5′inde görülmektedir” şeklinde konuştu.
Bel ağrısının görülme sıklığının yaşlara göre de değiştiğine dikkat çeken Ökten, “En sık 40 yaşlar civarında görülür. Genetik bazı faktörlerle omurga yapısında bozukluklar olmaktadır. Omurgalarda kaymalar, omurga eğriliği ve ankilozan spondilit gibi. Bel ağrısında sıklık ve şiddet mesleklere göre değişir. Ağır bedensel iş gücü gerektiren meslekler, kaldırma-dönme-dönerek kaldırma, uzun süreli oturma ve araç kullanma gibi mesleklerde sıktır. Sigara içenlerde ise disk beslenmesi bozulduğundan risk artmaktadır. Yapılan çalışmalarda düzenli egzersiz yapan ve fiziksel aktivitesi iyi olanlarda bel şikayetlerinin daha az olduğu görülmüştür” dedi.
Kötü duruş, egzersiz yapmama ve aşırı yemek yemenin de bel ağrılarına neden olduğunu belirten Ökten, şunları kaydetti:
“Duruş belinizi zorlamakta ve zedelenmeye yatkın hale getirmekte olduğu için belin lumbar kavsinin artması, kasların zayıflaması sonrası ortaya çıkmaktadır. Zayıf ve gevşemiş karın kasları, belinizin en önemli desteğinden yoksun kalmasına neden olur. Aşırı kilolar da bu zorlanmayı artırmaktadır. Belin incinmesi ve burkulması, bel kasları ya da bağları esnediğinde ya da zedelendiğinde söz konusu olur. Bel burkulmaları; eğilmek, bir şey kaldırmak ya da oturmak gibi sıradan hareketlerin doğru olmayan bir şekilde yapılması sırasında meydana gelmektedir. Bu yaralanma bir araba kazasında, sportif bir aktivite sırasında veya bir şeyin zorla çekilmesi anında da oluşabilmektedir. Bel burkulmalarında doğru tedavi uygulanırsa hasta tamamen iyileşebilmektedir. Bel mekaniğinin doğru uygulanması, çoğu bel burkulmalarının önüne geçilmesine neden olacaktır.”
Günlük yaşamdaki stresin de bel ağrılarına neden olduğunun altını çizen Ökten, “Gerilim ve günlük yaşantımızdaki emosyonel problemler bel ağrılarımızda önemli bir rol oynamaktadır. Ekonomik endişeler, aile baskısı ve yorgunluk belimizde spazmlara neden olabilmektedir. Yaşamınızdaki emosyonel faktörleri kabul etmek, anlamak ve onları daha iyi bir hale getirmekle, bel ağrınızla daha iyi başa çıkabilirsiniz ve sağlıklı bir bele sahip olma şansınızı artırırsınız” diye konuştu.
Her bel ağrısının bel fıtığı anlamına gelmeyeceğine işaret eden Ökten, “Bel bölgesindeki omurilikten sağlı ve sollu olarak çıkan sinir kökleri bacaklarımızın ve genital organlarımızın hareket ve duyusunu sağlamaktadır. Omurlarımız arasında bulunan ve yastık görevi yapan disk dediğimiz kıkırdak dokuların zamanla kalitesini yitirerek, bulunduğu yerden hareket edip omurgadaki kanala girerek bu sinir köklerini sıkıştırması bel fıtığı olarak adlandırılmaktadır. Bel fıtığı tüm bel ağrılarının sadece yüzde 1′ini oluşturmaktadır. Belirtileri; ‘radiküler ağrı’ dediğimiz öksürme veya ıkınma ile artan bacaklarımıza yayılan ağrılar, bacaklarda güçsüzlük, bacaklarda duyu değişiklikleri ve nihayetinde idrar kaçırma gibi durumlardır” dedi.

Son Yorumlar